ÇOCUK BU DARALIR
SEZER ODABAŞIOĞLU
Otobüs hıncahınç doluydu. Koridorda ördek
yolcular da vardı. Kent dışındaydık ve gün
kararıyordu. Yolcular sessiz ve rahattı. Bir ben
rahat değildim. Sıkıştırıyordu. Hem de acı acı
sıkıştırıyordu. Tüm rahatım kaçmıştı. Koltuğumda
yekiniyor, ona karşı koymaya çalışıyordum.
Bedenime ateşler basmıştı. Gözlerim yanıyor,
bedenim kasılıyor, dudaklarım kuruyordu. O ise
sıkıştırdıkça sıkıştırıyordu. O beni
sıkıştırdıkça, ben de kucağımdaki küçük kızımı
sıkıştırıyordum. Daralan küçük Nadide:
“Daraldım baba,” diye feryadı atınca:
“Ne?.. Daraldın mı? Sırası mıydı şimdi,” diyerek
çıkıştım.
Fırsattı bu; kaçırır mıyım? Çocuk aptal aptal
yüzüme bakarak ağlamaklı bir sesle:
“Ama baba,” diyebildi.
“Sus, konuşma!.. Zamanı mıydı şimdi,” diye
kızdım.
Küçük kızım yüzüme şaşkın şaşkın bakarken, uzun
süredir camdan dışarıyı seyreden eşim, ilgilendi
sonunda:
“Ne var Cemil?.. Ne diyor,” diye sordu.
“Ne diyecek!.. Daraldım, diyor,” diye kızdım.
Çocuk iyiden iyiye bönleşmiş, kıpkırmızı
kesilmişti. Bir annesine, bir bana bakıyordu.
Eşim:
“Ama çocuğum... otobüs bu. Durur mu hiç,”
deyince, ben sevinçle ve heyecanla:
“Durur!.. Durur! İhtiyaç bu... Zamanı, mekanı mı
olur? Hem, nihayet bir çocuk bu,” diyebildim.
Yine sıkıştırıyordu. Acılı ve ağrılıydı.
Zorlanıyordum. Ter basmıştı, üstelik.
Eşim, fısıltıya benzer bir sesle, Nadide’ye:
“Büyük mü?.. Küçük mü,” diye sordu.
Ben, hemen:
“Büyük, büyük,” diye atıldım.
Nadide şaşkındı. Olan bitene bir anlam arıyordu.
Dudakları büzülmüş, bakışları nemlenmişti.
Eşim:
“Aksiliğin böylesi görülmüş değil,” diye
yakındı.
Koridordaki ördek yolculardan biri:
“Bir aksilik mi var, beyefendi,” diyerek durumla
ilgilendi.
“Var ya... Hem ne aksilik!.. Böylesi düşman
başına,” diye yakındım.
“Nedir aksilik, beyefendi?”
“Çocuk daralmış...”
“Çocuk bu... Daralır, daralır,” diyerek yılıştı
adam.
Onun yılışması, öfkemi ve acımı daha bir
artırdı. Sinirlendim.
Eşim:
“Kakan mı var, yavrum,” diyerek sıkıştırınca,
kızım dudakları büzük büzük:
Hayır, yok anne,” dedi.
Ben öfkelendim. Hem nasıl öfkelendim:
“Ne demek, yok? Var işte!.. Hem de nasıl var!”
Çocuk, aptal aptal yüzüme bakınca:
“Sen benden iyi mi bilirsin,” diyerek alttan
aldım.
Eşim, durmadan:
“Allah!.. Allah!.. Ne iştir bu, yarabbi,”
diyerek hayıflanıyordu.
Bizim gürültülerimizi, devinimlerimizi durmadan
aynadan dikizleyen şoför, arada bir başını
sallıyordu.Yolcular da artık bizimle ilgilenmeye
başlamıştı. Arka koltuklardaki yolcular,
durmadan birbirlerine soruyor, aralarında
konuşuyorlardı.
“Ne olmuş?.. Ne var?”
“Çocuk daralmış.”
“Daralmış mı?”
“Yok canım... Zamanı mı şimdi?”
“Bunun zamanı olmaz ki...”
“Ne olacak şimdi?”
Kıvırcık saçlı genç yolcu:
“Otobüsü durduralım... Çocuk ihtiyacını
gidersin. Olsun bitsin bu iş,” dedi.
Arkalardan biri:
“Kaptan,” diye bağırdı.
Otobüs muavini:
“Hop abi!.. Bi durum mu var,” diye kaba kaba
seslendi.
Eşim, nazik ve şaşkın:
“Var ya,” diye mırıldandı.
Şoför aldırışsız, otobüsü kullanıyordu. Aynı
hizadaki koltukların birinde oturan süslü hanım,
eşime doğru eğilerek:
“Çocuk rahatsız falan mı, hanımefendi,” dedi.
Eşim:
“Hiç rahatsızlığı falan da yoktu ama,” diye
yanıtlayınca, ben atıldım:
“Rahatsız!.. Rahatsız!.. Hem de nasıl rahatsız.
Yoksa, durup dururken,” dedim, yana sarkarak.
Süslü hanım, yanında oturan erkeğe:
“Çocuk rahatsızmış,” diyerek ağzını kapatıp
kahkaha atınca, bütün cinlerim tepeme üşüştü.
Muavin, şoförün kulağına bir şeyler
mırıldanıyordu. Sevindim. Durumu biraz daha
açıklığa kavuşturmak için:
“Şoför bey, mümkünse tabiî... Çocuk, bu. Uygun
bir yerde dursanız, diye nazik nazik konuştum.
Şoför, hiç ses etmeden öndeki otobüsü sollayıp
geçerken, Nadide’ye sevinçle:
“Hadi kızım... Toparlan da inelim,” dedim.
Kızım, mahcup ve öfkeli:
“Ama, baba!.. Yok ki,” diyerek itiraz etti.
Ama, ben:
“Var, var, kızım... Sen benden iyi mi bilirsin,”
diye üsteledim.
Şoför, otobüsü durdururken:
“Beyefendi!.. Çocuk, yok diyor ama, deyince,
Nadide, daha bir diklendi:
“Yok tabiî,” dedi.
Kızmıştım. Kaşlarımı çattım. Çocuk korktu.
Çaresiz kıpırdandı. Yolcular da, işe burnunu
sokmaya başlamıştı. Arkalardan bir ses:
“Çocuk, yok, diyor; baba, var, diyor... Ne
iştir, bu,” dedi.
“Çocuk, bu... İhtiyacı olmadığını bilmez mi
hiç?”
“Yok diyorsa, yoktur.”
“Yok canım, çocuk yanılabilir.”
Bu
konuşmaları yarım yamalak işitebiliyordum. Yine
daralmıştım. Sıkışık durumdaydım. Hızlı da
hareket edemiyordum. Küçük Nadide, otobüsten
çoktan inmişti. Aşağıda öfkeli ve küskün bana
bakıyordu.
“Yürü kızım,” dedim.
“Ama baba, yok ki,” dedi.
“Yoksa yok... Sen karışma, düş önüme,” diye
gürleyince, çocuk hızlandı.
Ortalık karamıştı. Uygun bir yer aramak için
otobüsten epeyce uzaklaşmıştık. Nadide
arkada kalmıştı. Artık, ona ihtiyacım yoktu
ki... Uygun bir yer bulunca hemen oturdum.
Bağırsaklarım buruyordu. Ama gene de
rahatlamıştım. Neredeyse...
Gecikmiştim. Kızım, durmadan:
“Hadi baba!.. Çabuk ol,” diyerek acele
ediyordu.
Ben ses çıkarmıyordum. Rahattım. Bir kez
otobüsten inmiştik; beklerlerdi.
“Hadi baba!.. Şimdi otobüs kalkacak.”
“Kalkmaz, kalkmaz... korkma kızım,” diye
mırıldandım karanlıkta.
Şoför, korna çalıyordu durmadan. Kızım telaşlı;
ben rahattım. İşimi bitirince:
“Hadi kızım, sen de otur,” dedim.
“Ama baba, yok ki...”
Kızım, karanlıkta otobüse doğru yönelerek:
“Yok işte!.. Zorla mı baba,” diye kızgın kızgın
konuşunca:
“Peki, sen bilirsin kızım. Ama bak, karışmama...
yolda şu, bu, dersen,” diye çıkıştım.
İyice rahatlamıştım artık. Hızla otobüse doğru
koştuk. Korna sesi kesilmemişti. Far ışığında
bizi görünce, kornaya basmaktan vazgeçti, şoför.
Biz biner binmez, otobüs yola çıktı hemen.
Yolcular durmadan bizi süzüyorlardı. Kızım bir
daha benim kucağıma oturmadı. Annesinin kucağına
oturdu.
.............................
Ne
süredir yoldaydık, bilmiyorum. Koridor lâmbaları
sönüktü. Otobüste bir sessizlik almış yürümüştü.
Uzaklarda, arada bir yıldızlara benzeyen ışıklar
görünüyordu. Bunlar, çok uzağından geçip
gittiğimiz yerleşim bölgelerinin ışıklarıydı.
Karanlıkta bu ışıkları izlemek pek hoşuma
giderdi.
Eşim arada bir uyukluyor, sonra gözkapaklarını
güçlükle açıyordu. Uyumamak için direniyor
gibiydi.
Küçük Nadide ise, elleriyle ön koltuğa sıkı sıkı
sarılmış, bazen far aydınlığında yolu izliyor,
bazen de aşağılarcasına kaçamak bakışlarla beni
süzüyordu. Neşesizliği üstündeydi. Bense
aldırışsızdım. Koltuğuma pek rahat gömülmüş
gitmiştim. Kendisiyle ilgilenmiyor gibi
davranmama karşın, durum öyle değildi.
İlgileniyordum. Hem de en küçük devinimine dek
ilgileniyordum.
Birden annesinin kucağından kaydı. Telaşlıydı.
Eşim de gözünü açmıştı:
“Ne var, ne oldu kızım,” diye sordu.
Küçük Nadide, annesinin kulağına:
“Tuvaletim var, anne,” diye fısıldadı.
Eşim şaşkın, telaşlı:
Ne?.. Yine mi,” diye çığlık attı.
Çocuk küskünleşti. Uyumayan yolcular çığlıkla
ilgilendiler.
“Aklına getirme... Düşünme, unutursun,” diye
uyarıda bulundu, annesi.
Çocuk zor durumdaydı, belliydi. Mahcuptu,
telaşlıydı ve ağlamaklı olmuştu.
“Üzerime mi yapayım, anne,” deyince, eşim,
yardım ister gibi yüzüme baktı.
Ama ben:
“Ben sana demedi mi kızım?.. Yolculuk bu!..
Yolda ona, buna, olur olmaz yerlerde otobüs
durmaz, diye... Söz dinlemeyenin hali budur
işte,” diyerek Nadide’ye çıkıştım.
Uyumayan ya da gürültülerimizden uyanan bazı yolcular, alçak
sesle birbirleriyle konuşuyorlardı.
“Yine ne var?.. Ne olmuş?”
“N’olacak!.. Yine o aynı çocuk, yine aynı dert.”
“Ne derdi?..”
“Tuvalet derdi..”
“Belediye otobüsü mü, bu?.. Her istenilen yerde
dursun...”
Darda kalan küçük Nadide, yardım istemek için
bana döndü:
“Baba, çok sıkıştım,” dedi.
“Sık dişini biraz kızım.”
“Ama baba!.. Çok sıkıştım.”
“Başka şeyler düşün, oyalan,” dedim.
Ama, bir o çaresiz ve güç durumda değildi. Ben
de aynı durumdaydım. İkinci kez, aynı istekle
otobüsün durmasını nasıl isteyebilirdim?..
Küçük Nadide, dudaklarını koparırcasına ısırıyor,
arada bir içini çekiyordu. Güç durumdaydı.
Biliyor ve anlıyordum. Ama bir şeyler yapabilme
cesareti ve çabası da göstermiyordum.
Arkalardan gelip başucumuza dikilen genç muavini
görünce sevindim. Yüzüne baktım. Ama o:
“Naylon mu istediniz, abi,” diye sordu, canım
sıkıldı.
“Hayır... Çocuk daralmış da,” dedim.
Muavin hoşnutsuzlukla yüzünü buruşturdu:
“Yine mi,” dedi. “Oğlakçı’ya dek sabretsin artık,
abi. Geldik... Geliyoruz. Yirmi dakika mola
vereceğiz. Çare yok, o zamana dek bekleyecek.”
Umursamaz tavrı canımı sıkmıştı...
Çocuk da çok sıkışık durumdaydı, belliydi.
Dudağını koparırcasına ısırıyordu. Mahcup,
telaşlı ve yalvarırcasın:
“Baba,” dedi.
“Çocuk fena sıkıştı ama, kardeşim!.. Kaptan
arabayı bir kenara çekse de...”
“Mümkünü yok abi, geciktik zaten.”
“Ama kardeşim, çocuk bu...”
“Belediye otobüsü bile her istenilen yerde durmaz, abi...
Çaresi yok. Oğlakçı’ya dek sabredeceksiniz,”
dedi ve arkalara doğru gitti.
Kızıma:
“Sabret biraz, kızım. Az kalmış. Oğlakçı mıdır,
nedir... Orada çişini yaparsın,” demekten başka
bir şey gelmedi elimden.
Çok uzaklarda ışıklar parıldıyordu. Oğlakçı’nın
ışıkları olabilirdi. “Bak
Oğlakçı’nın ışıkları göründü... Az kaldı kızım,”
diyerek çocuğu rahatlatmak istedim.
Çocuk küskün küskün yüzüme baktı. Gerilmiş bedeni birden
gevşedi. Ağlarcasına:
“Baba,” diye bağırdı.
“Ne var kızım?..”
Çocuk:
“İşedim baba,” diyerek ağlamaya başladı sonunda.
Şaşırdım:
“Ne?.. İşedin mi,” dedim.
Uyuklayan eşim, uykulu gözlerle bakınca:
“Uyan hanım!.. Çocuk işemiş,” dedim, ona da.
Eşim, uykulu uykulu:
“Ne dedin?.. İşemiş mi,” diye sordu.
Çocuğa da:
“Terbiyesiz,” diyerek çıkıştı.
Küçük Nadide içini çeke çeke ağlamaya başladı.
“Sus!.. Bir de ağlama!”
Uyumayan ya da gürültülerimize uyanan bazı
yolcular, sesli sesli gülüyorlardı.
Eşim, kendi kendine:
“Yemin olmasın ama, söz olsun... Bundan böyle çocukla
yolculuğa çıkmam,” diye mırıldandı.
Görünen ışıklara yaklaşmıştık. Oğlakçı’ya vardığımızda, ilk
işim, hemen tuvalete gitmek olacaktı.