KIZ BABASI
SEZER ODABAŞIOĞLU
Her gün masama konuk olur, söyleşir, anlatır; bir
ya da birkaç köpüklü kahvemi içer ve kalkar
giderdi. Kimin nesi olduğunu bilmediğim gibi
adını da bilmiyordum. Fakat, söyleşilerine,
huzursuzluklarına, kuşkularına ve önerilerine
öylesine alışmıştım ki, yolunu gözler olmuştum,
artık. Bugün biraz gecikmişti...
Yaylı kapının her açılışı ve kapanışında, gireni
çıkanı gözden kaçırmıyordum. Masaların birinden
aldığım eski bir gazeteyi öylesine karıştırıp
bıraktım. İçtiğim üçüncü çay, yeni demdi.
Beğenmiştim. Garsından çayımı tazelemesini
isterken yaylı kapı açıldı. Gelen oydu.
Gözleriyle kahvehanedeki kalabalığı taradı:
gözüne iliştiğimde yaylı kapıyı yavaşça bıraktı.
Yaylı kapı gürültüyle örtüldü, gene de. Masama
yaklaşırken bir dosta kavuşmuşluğun heyecanını
tadıyordum.
Yönünü düzelttiği sandalyeye hemen oturuvermedi.
Bir süre ocaklığa doğru baktı. Sonra yüzüme baka
baka:
“Selamünaleyküm,” diyerek oturdu.
“Aleykümselam.”
İlginç fötr şapkasıyla devlet dairelerinden
birinden emekli olmuşlara benzetiyordum. Ne
tuhaf, bunca zaman, ne görevde bulunduğunu merak
edip bunca zamandır sormamıştım ve bilmiyordum.
Şimdi de sormak istemiyordum.
Pardösüsünün düğmelerini açarken:
“Dışarısı pek soğuk,” dedi.
“Öyle, çok soğuk,” dedim.
“Her yer don,” dedi. “kayıp düşen bir tarafını
kırar maazallah.”
“Öyle... Asfalt da buzlanmış,” dedim.
Öz
söyleşiye zemin hazırlıyor gibiydi.
“Asfalt buz tutsun; insanlar kaysın düşsün; bir
taraflarını kırsın... Umurunda değil ki adamın,”
diye sert sert konuştu. “Hep bunlar, reisin
gevşekliğinden!.. Görevlendirsin çöpçülerini,
çıkarsın arabalarını, asfalta tuz döktürsün. Ne
buzdan eser kalır, ne de buzdan... Başka
kentlerde böyle mi ya!.. Çalışıyor adamlar...
Kentleri de pırıl pırıl.”
Garson, yeni dem çayımı, masama bıraktıktan
sonra, konuğuma:
“Ne içersin, abi,” diye sordum.
Garsona dönüp:
“Bir orta,” dedikten sonra hemen:
“Kentleri pırıl pırıl... Çalışıyorlar adamlar,
görev bilincindeler. Elbet pırıl pırıl olur,
kentleri,” diye sürdürdü konuşmasını.
“Damatlarım iyidirler, senden iyi olmasınlar...
severler beni. Büyük damadım, yanlarına
çağırdığında gittim gördüm... Pırıl pırıl
kentleri. Dedim ya, çalışıyorlar adamlar!..
Damatlarım, benden de, kızlarımdan da çok
memnundurlar. Gittiğimde on-on beş gün kalırım
yanlarında. Bir, biri çağırır; bir öteki...
Aralarında paylaşamazlar hani.”
Sustu. İlgilenip ilgilenmediğimi anlamaya
çalışır gibi baktı. Sonra:
“Allah’a şükür, okuttum kızlarımı... Ellerine
birer altın bilezik verdim,” dedi. “Bu zamanda,
çalışan biriyle evleneceksin ki, rahat edesin...
Çift maaş, her zaman iyidir.”
Yüzüme bakınca:
“Öyle... İyidir,” dedim.
“Kızlarım çalışıyor oldukları için söylemiyorum.
Damatlarım kızlarımdan çok memnundurlar. Ben de
tabii... Senden iyi olmasınlar, damatlarım da
iyidirler. Ben de severim onları. Ben de çok
memnunum damatlarımdan. Allah da onları memnun,
bahtiyar etsin!.. Bir, biri çağırır; bir öteki.”
Kendisini dinleyip dinlemediğimi de bakışlarıyla
denetlemekten de geri kalmıyordu. Bakışları
üzerimdeydi. Çayımdan son yudumu aldığımda,
kahvesi geldi. Kahve altı suyu soğuk olmalıydı
ki, ancak bir yudum içip dolu bardağı garsona
uzattı:
“Sağ ol evladım,” dedi.
Garson boş çay bardağını alıp gitti.
İştahla kahvesinden bir yudum aldıktan sonra:
“Kahve güzel olmuş,” dedi. “Gene de kızlarımın
yaptığı kahvelere benzemez.”
Yüzüme baktı. İnandırmaya çalışır gibiydi.
“Kızlarım olduğu için söylemiyorum... Yalana ne
hacet... Allahları var şimdi. İnkar edersem,
gözüme durur. Ellerinden her iş gelir.
Gerçekten, iş konusunda çok hamarattırlar,
beceriklidirler,” diye sürdürdü konuşmasını.
“Doğrudur,” dedim. “Allah geçim, dirlik versin.”
“Sağ ol... Benim kızlarımla geçinemeyen,
kimseyle geçinemez,” diyerek övündü. “Çok
geçimlidir kızlarım. Herkesle iyi geçinirler.”
Kahvesinden ardı ardına yudum aldı.
“Kocalarına saygılarında, hizmetlerinde kusur
etmezler. Bu yüzden damatlarım, kızlarımdan çok
memnundurlar. Bu da kızlarımın kendi
iyiliklerinden tabii... Senden iyi olmasınlar.
Böyle işli, aşlı kızlar, her babaya nasip
değildir. Ne zaman yanlarına gitsem, kızlarım
da, damatlarım da çevremde fır dönerler.
Terlikler ayağıma gelir, kahvem hemen
hazırlanır. Daha ne isterim, bu ölümlü
dünyada?.. Mevsim yazsa, kahvemi balkonda
içerim. Yaz geceleri, bir başka oluyor, canım.”
Sustu biraz. Konuşmasını toparlar gibiydi.
İnceledi. Kendisini dinlediğimi anlayınca
rahatladı.
“Büyük damadım da, kızım da bir bankada memur,”
dedi. “İkisinin de kazançları iyi. Her zaman
söylerim: Çift maaş, her zaman iyidir, diye.
Çalışan çiftler bile, bu zamanda zor
geçiniyorlar.”
Bir dikişte kahvesini içip bitirdi ve boş
fincanı masaya bıraktı. Sonra, bana dönüp:
“Bu zamanda, çalışan biriyle evleneceksin ki,
kazancını yetiresin, rahat edesin,” önerisini
getirdi, gözümün içine baka baka. Sonra, onay
ister gibi: “Doğru mu dedim,” diye sordu.
“Doğru, haklısın.”
Memnun oldu. Ceplerini yoklamaya başlayınca
sigara ikram ettim. Aldı ve yaktı.
“Ortancayı verdiğimde bir iğneleri yoktu... Her
şeyi kendileri taksitle aldılar. Birinin maaşı,
taksitlere; ötekininki aylık gereksinimlerine
gitti. Taksitleri öderlerken hiç
zorlanmadılar... Dedim ya: Çift maaş, her zaman
iyidir!.. Şimdi gül gibi geçinip gidiyorlar. Bir
sıkıntıları yok, Allah’a şükür,” dedikten sonra,
biraz durgunlaşır gibi oldu.
“Bu zamanda, kız babası olmak zor, kolay
değil... Şükür, büyükler kurtardılar
kendilerini. Yükleri kalktı üstümden. Bir de
küçük kızımı, gözüm açıkken evlendirseydim,”
diye noktaladı sözünü ve gözümün içine baktı.
Rahatsız oldum bakışlarından; kaçırdım
gözlerimi.
Kahve fincanın aldı, ortaya sürdü. Bir izledi
beni. Sıkıntıyla bir sigara da ben yaktım.
“Küçük de maaşlı,” dedi vurgulu vurgulu. “Ayda
ne kadar alırdın sen, Kerim Bey oğlum?”
Her söyleşimizde böyle maaşımı sorardı.
“Ayda otuz-otuz beş bin,” diye yanıt verdim.
“Küçük damadım da maaşlı olmalı,” diye kesin
isteğini belirtti ve yüzüme gülümseyerek baktı.
“Dedim ya: Çift maaş her zaman iyidir. Hele bu
sıkıntılı günlerde... Beyi de bir o kadar
alırsa, belki. Örneğin, senin gibi ayda
otuz-otuz beş bin lira... O zaman sıkıntısız
geçinip giderler. Birinin maaşı taksite,
öbürünün maaşı ev giderlerine... Olur giderler.
Zaten, taksitsiz evlenen yok ki... Onlar da
taksitle evleniverirler. Bu zaman evlenmek büyük
külfet. Her iki taraf için, bu böyle. Oğlan,
oğlan da... Kız babası olmak daha zor.”
Sigarasını sıkıntıyla küllüğe bastırıp söndürdü.
“Elde değil işte, Kerim Bey oğlum, elde değil...
Bu küçük kız düşündürüyor. Hayırlısıyla bir de
onu yuvadan uçursaydım. Gerçi, helal süt
emmişine düşmezsen, hepsi boş, onca kazancın,
çift maaşın... İşte o zaman yan ağla, dön ağla.”
Dinliyordum sıkıntılarını, huzursuzluklarını,
kaygılarını, kuşkularını ve korkularını... Hem
de bıkmadan, usanmadan.
“Doğru mu dedim Kerim Bey oğlum, doğru mu?”
Yanıtlamadım. Sadece yüzüne bakmakla yetindim.
“İzin ne zaman bitiyor, Kerim Bey oğlum,” diye
sorduğunda, masadan kalkmasının yakın olduğunu
anladım.
Bilirdim, hep böyle yapardı.
“Bu hafta sonu bitiyor... Pazartesi, iş başı,”
diye yanıtladım.
“Kalmamış. Ne olacak işte... Sayılı gün çabuk
geçermiş.”
Toparlanmaya başlayınca:
“Bir şeyler daha içseydik,” dedim.
Mutlandı. Gene de.
“Sağ ol,” dedi. “Artık içmişle beraber... Geç
oldu, anca tırmanırım yokuşu.”
Boyun atkısını sıkı sıkı sarındı. Ayağa kalktı.
Pardösüsünün düğmelerini ilikledi:
“Başını ağrıttım, Kerim Bey oğlum. Kusura bakma.
Kız babası olursan anlarsın,” diyerek kendince
takıldı ve gülümsedi. “Hoşça kal.”
Ağır aksak kahvehaneden çıktı.
Yalnız kaldığımda bir süre, maaşlı bekar kızı
düşünmekten, hayal etmekten kendimi alamadım.
Etkilenmiş ve dalmıştım. Birden yanımda
bitiverince şaşırdım, bir da korktum. Tepemde
dikilen arkadaşım: Muhsin’di. Yüzüme doğru
eğilip pis pis sırıttı. Ve:
“Merhaba Kerim,” dedi. “İhtiyar dostun pek erken
kalktı. Niye?”
“İşi varmış,” dedim, şaşkın şaşkın.
“Amma da hararetli konuşuyordu, haa!.. Sen de
ağzın açık dinliyordun,” deyince daha çok
şaşırdım.
“Ne bildin,” dedim.
“Gözümü sizden hiç ayırmadım ki,” dedi. “Hep
sizi izledim. Ben de gelecektim, ama gelmedim.”
“İyi de ettin,” dedim sertçe.
“Niye?.. Öyle ya, rahatınız kaçardı,” dedi ve
yakınımızdaki garsona seslendi. “Bize iki
çay!..” Sonra sigara paketini uzattı: “Yak,”
dedi.
“Tanırım ya, ben de şöyle böyle.. Pek değil.
Adını ben de bilmem; ama, bir zamanlar daire
boyacılığı yaparmış,” dedi. “Senden ne
istiyormuş, peki?..”
Ne
yanıt vereceğimi bilemedim.
“Hiçbir şey,” dedim yalnızca.
“Öyle hararetli hararetli neler anlatıyordu ya,
sana,” diye merakla sordu.
“Hiç... Damatlarını, kızlarını...”
“Kızlarını mı anlattı?”
Bir şeyler sezinlemenin şımarıklığıyla:
“Yok yahu,” dedi. “Bekar kızından da söz etti
mi?”
“Etti.”
“Bak sen şu işe,” dedi ve kuşkuyla: “Eee!..
Kızlarından yana neler anlattı sana,” diye
merakla sordu.
Umursamaz, önemsemez görünerek:
“İş, aş bildiklerini; maaşlı olduklarını falan
anlattı,” dedim. “Ne çıkar bundan?”
Coşkulu ve alaylı:
“Neler çıkmaz ki, neler,” dedi. Zevzek zevzek
güldü. Gürültülü ve heyecanlıydı. “Kedi gibisin
valla, yahu Kerim!... Minareden atsalar, hep
dört ayak üstüne düşersin.”
Şaşırdım.
Niye ki?..”
“Niyesi var mı?.. Baksana, adam seni damatlığa
adaylamış, beyim,” dedi. Sonra kuşkuyla: “Yoksa,
sen adama bekarım mı,” dedin,” diye sorunca
kızdım.
“Adama niye bekarım diyeyim,” diye çıkıştım.
“Öyleyse, o seni bekar biliyordu,” dedi. “Ne
şans bee!..”
Çaylar gelince, dilinden kurtulurum sandım ve
birazcık rahatladım. Ama, o gene yakamı
bırakmadı. Garson yanımızdan ayrılınca:
“Ulan, sen de az değilsin haa, Kerim,” dedi
yüzüme bakarak. “Adama bekarım dedin...
Umutlandırdın. Şimdi de konuşturup konuşturup
kafa buluyorsun, öyleyse.”
“Ne kafa bulması, Muhsin,” diye kızdım. “Adam
geliyor; bir kahvemi içiyor; içini döküyor,
rahatlıyor... Sonra da çekip gidiyor!.. Ne var
bunda?”
Bilgiç bilgiç:
“Sen, onu külahıma anlat. Adam resmen kendine
damat arıyor,” dedi. “Bulmuş da!.. Ne var
yani... Sen den iyisini mi bulacak?.. İçkin yok,
kumarın yok. Seni bekar da biliyor... Daha ne
ister?.. Sen de maaşlısın, kızı da...”
Ne
yalan söyleyeyim, o anda, çift maaşlı olmanın
parasal rahatlığını düşlemekten kendimi
alamadım. Kız babasının dediği gibi, çift
maaşlılık iyiydi.
“Evde kalmış kızına, senden iyi koca mı
bulacak?.. Safsın, temizsin... Daha ne
isteyebilir,” deyince titredim.
Düşlerim dağılıverdi:
“Kızı evde mi kalmış,” dedim.
“Gençliğinde kırmadığı fındık kalmamış ki...
Tabii evde kalır... Yaşı otuzu aşkın, diye
kendinden emin konuşunca, sinirlendim.
“Ne o?.. Kızı sahiplenmiş gibisin Kerim! Sen
gene de bir araştır istersen... Ama, ben en kötü
düşmanıma bile tavsiye etmem o kızı.”
Niyedir bilmem, çok kötü olmuştum!..
Suskunluğuma bir anlam arar gibiydi, Muhsin.
Yüzüme baka baka çayını yudumladı. Gırtlağıma
bir yumruk oturmuştu ve çayım yarım kalmıştı.
Hesabı ödedim ve Muhsin’i masada bırakarak
kahvehaneden soğuğa çıktım. Soğuk yüzüme
çarpınca biraz kendime gelir gibi oldum.