NADİR BEY GİBİ DÖVERİM HA SEZER
ODABAŞIOĞLU
Çalışma arkadaşlarıma çatık kaşla bakıp masama
oturdum. İlk, o ilgilenmişti. Süzüyordu. Bir iki
belge karıştırdım. Masaya, ‘pat’ diye vurdum,
belgeleri. Duysun diye de bağıra bağıra:
“Allah kahretsin,” dedim.
İlgisi, merakı artmıştı. Masadan masaya, ‘bunun
nesi var,” gibilerinden kaş, göz ve dudak
işareti yapıyordu.
Aramıza yeni katılmıştı. Cafer. Memuriyetliğinde
de yeniydi. Toydu, saftı da üstelik. Gözünde de
pek büyütmüştü beni. Bana karşı oldukça
saygılıydı. Daha doğrusu, hemen her gün bir
yenisini anlattığım dayak öykülerime.
Yavaşça toparlandı. Ali Bey’in kulağına bir
şeyler fısıldadı. Ali Bey, dudak bükerek kalktı.
Birlikte geldiler. Ayaktaydılar.
Ali Bey:
“Hayrola Nadir Bey kardeşim... Sabah sabah
sinirlenmişsin gene. Hayırdır inşallah,”
deyince:
“Yok bir şey Ali Bey,” dedim.
“Var, var,” dedi. “sende bir şeyler var. Çok
sinirlisin. Burnundan soluyorsun, baksana.”
“Kim?.. Ben mi burnumdan soluyormuşum? Niye
burnumdan soluyayım!.. Basarım dayağı, olur
biter!.. Bir eksik etek için niye kendimi sinir
edeyim... Yesin dayağı, zırlasın dursun.”
Cafer, dayak sözünü duyunca şaşırdı:
“Gene yengemizi mi dövdün, Nadir Bey?.. Ama, bu
yaptığın ayıp senin,” diye çıkıştı. “Hem, dayak
çözüm getirmez ki...”
Bu
arada, öteki çalışma arkadaşlarım da
toplanmıştı çevreme. Ama, onların toplanmaları
meraktan değildi.
“Öyle değil mi, Ali Bey,” dedi, Ali Bey’e.
“Doğru söylüyorsun ama,” dedi. “Nadir Bey,
bizden iyisini bilir. Yengeyi dövdüyse boşuna
dövmemiştir.”
Ali Bey de, benden yana olunca:
“İkinizin mayası aynı zaten,” diye çıkıştı.
“Bunun maya ile ilgisi yok ki,” dedim. “Erkek,
evde saygın olmalı.”
“Ne yani... Evde saygın olacağız diye her gün
karılarımızı mı dövmeliyiz,” diye karşı çıktı.
“Her gün değil,” dedim. “arada bir... Arada bir
atılan dayak, evde erkeğe saygınlık kazandırır.
Erkek, erkek olduğunu anlar.”
“Ne yani... Biz evde saygın değil miyiz, sence
Nadir Bey,” diye direndi. “Biz erkek değil miyiz
şimdi?”
“Hem, bazı kadınlar, dayaktan hoşlanır,” dedim.
“Mesela, benimki dayaksız duramaz. Dayak yemek
için can atar.”
Şaşırdı:
“Nasıl can atar, yani,” dedi.
Hulusi Bey gülerek:
“Suç işler, herhalde,” diyerek söze karıştı.
Cafer Bey başını eğdi ve:
“Yengeniz hiç suç işlemez ki,” dedi.
“Hiç suçsuz kadın olur mu?.. Sen, suçunu
aramamışsındır da ondan,” diye atıldım. “Kadın
kısmının attığı adım bile suç sayılabilir.”
“Olmaz öyle şey,” diye çıkıştı.
“Niye olmasın?.. Maksat dayak atmak, değil mi?
Suçu yoksa, suça yöneltirsin... Sonra, basarsın
dayağı!.. O kadınlığını anlar, sen de
erkekliğini kanıtlarsın.”
“Erkekliğin kanıtı, dayak atmak, öyle mi?”
“Arkadaşlar, beni bilirler,” dedim. “Benim
felsefem de bu, işte... Bu yüzden, benim evdeki
saygınlığımdan hiç kuşkum yoktur.”
Rahat ve kesin konuşmalarımdan, kabarık kabarık
durmamdan oldukça etkilenmişti.
“Sabah, sabah, yengemiz ne suç işlemişti ki,
Nadir Bey,” diye sorunca,
“Hiç,” dedim.
“Bir hiç için mi, yengemizi hırpaladın yani,
Nadir Bey?.. Aşk olsun sana!.. Yazıktır be,
kadına,” diyerek hem çıkıştı, hem de acıdı.
“Bilirim,” dedi, Şakir Bey. “Nadir Bey’i... Öyle
beri beter dövmedikten sonra bırakmamıştır
elinden. Şöyle evire çevire...”
“Ellerin dert görmesin, Nadir abi,” dedi, Hulusi
Bey.
“Vur!.. İyi vur ki, görmesin karakolu,” diye
birazcık zevzeklenince, öyle kötü hiddetlendi
ki, sormayın.
“Bu sözün, her kadın için geçerli olamaz,” dedi,
Cafer Bey. “Benim, tek tokat vurmuşluğum yoktur
yengenize... Gene de saygısında kusuru yoktur.”
“Sen öyle san, Cafer Bey!.. Sen desene:
Dizginler yengemizin elinde. Birbirimizi
kandırmaya ne hacet,” deyince Cafer Bey,
gülüştük.
Gülüşlerimiz çileden çıkarıcı ve alaylıydı.
“Şimdi, saçmaladın işte Şakir Bey,” dedi
öfkeyle.
Kızınca kanlı yüzü daha bir kızardı. Savunması
kanıtsız kalan sanıklar gibi rahatsızdı.
Elbirliğiyle gene etkilemiştik, sonunda. Rahat
ve kendimizden emindik. Tek tek inceledi kuşku
ile bizleri. Sonra:
“Kuşku yok, biz de erkeğiz,” dedi. “Kendimiz
kanıtlamak için de, dayağa başvurmuyoruz.
Yengeniz de pek öyle geçimsiz biri değildir.”
“Şimdi ayıp ettin ama, Cafer Bey,” diye atıldı
Ali Bey. “Ne yani, seninki geçimli de,
bizimkiler geçimsiz mi?”
Cafer Bey şaşırdı, Ali Bey’in tepkisine.
“Ne?.. Sen de mi Ali Bey,” dedi.
“Ne sandındı, Cafer Bey?.. Karısını dövmeyen
erkek olur mu,” dedi Ali Bey. “Arada bir ben de
okşarım.”
“Ben de,” dedi Hulusi Bey, onurla.
“Benim neyim eksik... Ben de,” dedi Şakir Bey.
“Ben de.”
“Ben de.”
Cafer Bey, huzursuzlandı. Dairede karısını
dövmeyen tek erkek olmanın saçma ezikliğini
duyuyor gibiydi ve abartı değil, omuzları
düşmüştü.
“Suçsuz yere dövemem ki,” diye aptalca bir laf
edince, saldırılarımız gene başladı:
“Sen de suçunu bul, ya da yarat,” diye akıl
verdim hemen.
“Ama, öyle saygılıdır ki...”
“Hepimizinki saygılıdır.”
“Bir dediğimi ikiletmez...”
“Bizimkiler de...”
“Bana hiç karşı gelmez.”
“Bizimkiler de karşı gelmez.”
Kuşkulandı.
“Ya, o atılan dayaklar?..”
“O
başka... Dayak kanıttır.”
“Ne kanıtı?..”
“Erkeğin evdeki egemenliğinin kanıtı.”
“Dayak!.. Çok saçma bir şey,” diye direndi. “Ben
yapamam.”
Sıkılmıştı. Yavaş yavaş geri çekildi. Masasına
yaklaşmıştı. Ardından yürüyüşünü bir süre
izleyen Ali Bey:
“Sen ne şeytansın, Nadir Bey... Gene suyunu
bulandırdın Cafer Bey’in. Bir gün yengemizi
döverse hiç şaşmam,” dedikten sonra gülerek
uzaklaştı.
Ötekiler de çevremden dağıldılar, sonunda...
Cafer Bey, son günlerde oldukça değişmişti ve
görünüyordu. Oldum olası sessiz ve suskundu,
biliyorduk. Ama, bu sıralarda çevreyle olan
ilgisini de tamamen kesmişti. Sakallı, kırmızı,
damarlı yüzü; son günlerde, üzerinden
çıkartmadan yattığını düşündüğüm, kırış kırış ve
kirli yakalı gömleği ve dağınık saçlarıyla
acınacak durumdaydı. Bizlere de, o denli kötü ve
sert bakıyordu ki, yanına yaklaşmaktan
çekiniyorduk. Öncelikle, ben...
İlk kez gecikmişti. Oysa, oldukça dakikti.
Gözlerinin altları şiş şişti. Masalarımızdan
izliyorduk. Masasında biriken belgeleri ilgisiz
ilgisiz, öylesine karıştırdı. Bıraktı. Uykusuz
görünüyordu. Ali Bey’in işaretiyle
masalarımızdan kopup gittik yanına. Suskunduk.
“İlk kez gecikiyorsun Cafer Bey, hayrola,” dedi
Ali Bey, bizlere bakarak. “Halin de hiç hoş
değil.”
“Çalar saatim tamirde de,” dedi, kötü bir sesle.
“Ya yenge,” diye sorulunca, gözümün içine öyle
bir baktı ki, çekindim.
“O
da gitti,” dedi.
“Nereye gitti,” diye sordu, Hulusi Bey.
“Ailesinin yanına gitti,” dedi üzgün bir sesle.
“Gittiyse gitti... Ne o, dayanamadın mı
özlemine?.. Ne çabuk, Cafer Bey!.. Üzülme,
döner,” diyerek takılmak istedi, Hulusi Bey.
Ölgün bir sesle:
“Dönmez arık,” deyince, şaşırdık.
Arkadaşlar yüzüme bakıyorlardı. Utancımdan
başımı eğdim. Kendime olan güvenimi , saygımı
yitirdim. Eski canlılığım kalmamıştı.
Arkadaşlar:
“Döner, döner, üzülme...”
“Dönmeyecek ne varmış ortada?.. Döner.”
“Kötü mü?.. sen de bekarlığın tadını
çıkarırsın,” diyerek teselli ettiler,
takıldılar. Ama, ben bir şey diyemedim.
“Bunca yıllık karımı bilmez miyim?.. Dönmez
diyorsam, bilin ki dönmez o, arkadaşlar,” diye
kesin konuşunca meraklandık ve şaşırdık.
“Senin dilini altında bir şeyler var, Cafer
Bey... Anlat, biz de bilelim,” dedi, Şakir Bey.
“Neyi anlatayım? Eşekliğimi mi?.. Kafasızlığımı
mı? Oyununuza geldim işte,” diye suçladı
kendini. “Pekala, anlatayım da, erkekliğimi mi
kanıtladım, yoksa aptallığımı mı!.. Dinleyin,
siz karar verin artık.”
Tepkilerimizi ölçmek için tek tek süzdü bizleri.
Dinlemeye hazır olduğumuzu anlayınca:
“O
gün,” dedi. “müthiş bir dayak atma dürtüsü,
isteği vardı, içimde. Karımsa her zamanki gibi
güler yüzlüydü. ‘Hoş geldin, bey,” dedi. Sertçe:
‘Hoş bulduk!.. Hoş bulduk,’ dediğimde şaşırdı,
ama ses çıkarmadı. Sevecendi, oldu bitti.
Gülümsedi. ‘Bugün sinirli gibisin, Cafer,’ diye
ilgilendi. İlgisi bile sıkıyordu. Ama, o
farkında değildi. Sert sert baktım. Yanıt
vermedim ya, o, sinirli olduğuma yorumladı.
‘Bugün dairede bir şeyler olmuş, galiba,’ diye
yorum yapınca, gene sert sert: ‘Olmadı bir şey,’
dedim. ‘Olmuş, olmuş, dairede bir şeyler olmuş,’
diye üsteledi. ‘Üsteleme!.. Nadir Bey gibi
döverim ha,’ diye tehdit ettim. Aptallaşmıştı.
Yüzüme tuhaf tuhaf baktı. Ama ses çıkarmadı.
Gidip terliklerimi getirdi. Gazetemi elime
verdi. Gazeteyi hışırtıyla fırlattım. ‘Yorgunsun
sen Cafer,’ diyerek alttan aldı. Oldukça da
şaşkındı. Çevremde fır dönüyordu. Bu da ona
dayak atma isteğimi kamçılıyordu. ‘Sana, bir
yorgunluk kahvesi yapayım; sinirlerin yatışsın
ha,’ deyince, ‘Kahve mahve istemez,’ diye
bağırdım. ‘Hem, üstüme pek fazla gelme!.. Nadir
Bey gibi döverim ha,’ diye uyardım. Ses
çıkarmadı. Sabrı, sabrımı taşırıyordu. Ben sert,
o yumuşaktı. Yumuşak davranışları, dayak atmamı
engelleyecek diye de korkuya kapılıyordum.
Dayaktan vazgeçtim, tek tokat olsun atmalıydım.
Dayak atma isteğiyle yanıp tutuşuyordum. Dayak
atma tutkusu sarmıştı, bedenimi. Tansiyonum da
yükseliyordu. Mutlaka bir şeyler yaratmalı,
suçlamalıydım. Birden, televizyonun üstündeki
vazoya ilişti gözüm. ‘Televizyonun üstünde,
vazonun işi ne?!.. Çabuk, kaldır onu, oradan,’
diye bağırdım. ‘Ama Cafer, o vazo, hep
televizyonun üstünde değil miydi,’ diyerek karşı
çıktı. Haklıydı kadıncağız. Ama, gene de:
‘Konuşma!.. Nadir Bey gibi döverim ha,’ dedim.
Sonra, o: ‘Sen iste, şekerim,’ dedi. ‘Ben şimdi
kaldırırım.’ Koştu, vazoyu televizyonun üstünden
aldı. Çılgına döndüm. Ne kadındı!.. Taş mıydı,
bunca kabalığa, sertliğe, hele hele haksızlığa
dayanacak? Yoksa, pamuk muydu?.. Yumuşacık.
‘Bırak, vazoyu yerine,’ diye kızdım. Aptal aptal
yüzüme bakıyordu. ‘Bakma öyle yüzüme!.. Şimdi
Nadir Bey gibi döverim ha,’ diye tehdit
ettiğimde biraz değişti. Tahrik olmuştu,
sonunda. ‘Sende bir tuhaflık var bugün, şekerim.
Doktor ister misin,’ dedi, yumuşacık bir
ilgiyle. Sinirden göz kapaklarım seğiriyordu.
‘Nadir Bey gibi döverim ha!.. Ne doktoruymuş,’
diye bağırdım.”
Biraz soluklandı. Uykusuz, kanlı gözlerini
ovuşturdu. Dinleyicilerini süzdü. Gevşemişti ve
rahattı.
‘Nadir Bey gibi döverim ha!.. Çabuk, bana kahve
yap,’ diye bağırdım. Tam mutfağa girerken:
‘Gel!.. Vazgeçtim,’ diye seslendim, bu kez. Bir
sertleşiyor, bir yumuşuyordum. Şaşkın, meraklı,
umarsız, yüzüme bakıp: ‘Sen aklını mı oynattın,
Cafer?.. Bir, kahve yap diyorsun; bir,
vazgeçiyorsun... Neyin var? Çıldırdın mı sen?..
Üstelik, bir (Nadir Bey gibi döverim ha,)
tutturmuşsun, söylenip duruyorsun. Nedir bu?!..
Döv de, kurtul bari,’ dedi ve kışkırtıcı bir
biçimde dikleşti. ‘Haydi vur,’ deyince, ‘Çekil
karşımdan!.. Nadir Bey gibi döverim ha,’ diyerek
kendimi tutmaya çalıştım. Ama, bu kez, kendini
tutamıyordu. ‘Haydi, ne duruyorsun?!..
Vursana!.. Vursana,’ diye ısrar edince, bir
tokat attım... Ve rahatladım.”
Çok kötü olmuştum. Sessizce arkadaşlardan
ayrıldım. Cafer Bey susmamıştı. Hararetli
hararetli durmadan konuşuyordu.