VALİZ
SEZER ODABAŞIOĞLU
Eşim, pencere kenarından bir türlü
ayrılamıyordu. Dahası, kendi kendine de konuşup
duruyordu:
“Allah, Allah...Valla sapasağlam valiz, bu.
Sapasağlam valiz, çöpe atılır mı hiç? Ver bir
yoksula sevabına, kullansın... Değil mi ama?
Ceviz yeşili rengi de pek güzelmiş. Çok da
sağlam bir şeye benziyor. Sapı da sağlam inan
olsun. Dışı sağlam olanın içi de sağlamdır
kesin. Eee, varsıllık işte...Varsılın çöpü de,
böyle sağlam bir valiz olur; değil mi ama. Eee,
doğru tabiî, varsılın çöpü bizimkiler gibi
çerçöp olacak değil ya. Niyazi Bey, gel bir de
sen bak, Allah aşkına.”
Yanına gitmesem olmazdı şimdi. İncinip
kırılabilirdi. Umarsız kalkıp yanına gittim.
“Şu valizin güzelliğine bir bak, Niyazi
Bey,” dedi. “Yepyeni valiz, çöpe atılır mı hiç?
Müsrif, valla müsrif bunlar. Kendin
kullanmayacaksan, bari birilerine ver de
sevaplan... Değil mi ama.”
Çöp niyetine atılan valiz benim de ilgimi
çekmişti. Valiz, gerçekten de yeni ve çok
güzeldi. Şaşkınlıkla burnumu cama dayadım ve
birden onu sahiplenme düşleri kurmaya başladım.
Eşim:
“Birazdan yok olur bu valiz, valla... İnip
alsak mı? Ne dersin bey? Çöp karıştırıcıları
alıp giderse üzülürüm, valla. Bir yoksul alıp
kullansa neyse ne de, şimdi onu çöp
karıştırıcıları alıp giderler...Kendileri de
kullanmazlar, gidip eskicilere satarlar. En
iyisi, aşağıya inip onu oradan almak. N’olacak
sanki? Biz almasak mutlaka birileri gelip alacak
onu, oradan. Dahası, bize çok gerekli. Biz
kullanmasak da olur. Ama, kızın valizi yok... O
kullanır. Git!..Şunu al, gel bari Niyazi Bey,”
deyince şaşkına döndüm.
Dahası, çok heyecanlandım ve korktum:
“Kim?... Ben mi onu oradan alıp geleceğim,”
dedim korkuyla. “Sen, bunu benden nasıl
istersin? Şaşırdın galiba sen, Tülay Hanım.
Mümkün değil, bu! Cıık, cıık, cıık.”
Eşim, tepkime şaşırdı. Biraz da çekindi:
“Komşulardan utanmasam, çekinmesem ben alıp
gelirim. Ama, ne yapayım, utanıyorum işte,”
dedi.
“ Sen utanırsın da ben utanmaz mıyım, hanım?
Dün bir, bugün iki... Yeni taşınmışız şuraya.
Bir gören olsa hakkımızda ne düşünür, ne der
sonra? Emekliysek o denli de değil. Bizim de bir
onurumuz var... Değil mi ama. Hem, pek de yeniye
benzemiyor. Yeni olsaydı, atarlar mıydı hiç?
Eskidir, mutlaka eskidir bu. Yoksa, bu insanlar
çıldırmış mı ki, yeni valizi sokağa atsınlar,”
diyerek karşı çıktım ve yerime oturdum.
Eşim Tülay, oldu bitti ısrarcının biriydi
zaten:
“Atar, atar bu insanlar. Varlık bu. Varlık,
insanı böyle şaşırtır işte. İnsanlar, modası
geçti diye koltuklarını yenilemiyorlar mı,”
dedi.
Sonra, karşıdaki apartmanların
pencerelerini kolaçan etti:
“Bir de sen bak bey... Komşular bakıyorlar
mı,” diyerek gözlüğünü düzeltti. “Gözlerim pek
iyi görmüyor. Bakan yoksa, ben inip alacağım
valizi. Şimdi çöp karıştırıcıları gelir, alıp
giderler. Bize de üzülmek kalır.”
“Şaşırma hanım!... Çekil pencerenin
önünden.. Otur bir yere. Komşulara dedikodu
malzemesi olacağız.. Bir valizdir tutturdun,
gidiyorsun. Hem, eskidir o valiz. Eski olmasa
atmazlar,” dedim.
Ama, o umursamadı ve pencerenin önünden
çekilmedi:
“Sen öyle san, bey,” dedi. “Gıcır gıcır, yepyeni
bir valiz bu. Hem, varsın eski olsun. Bir, iki
yerini onarıp yamadık mı, al sana yeni bir
valiz. Kıza veririz, kullanır. Fena mı? Valizi
yok işte, çocuğun. Yolculukta kullanmasa bile
içine öteberilerini koyar, saklar.”
Aslında, hiç de fena olmazdı hani. Dediği
gibi kızımıza bir valiz bile alamamıştık. Üç
aylık bir maaşla bir çocuğu üniversitede
okutmak, kolay mıydı? Ne yalan söyleyeyim, eşime
de hak vermiyor değildim. Ama ne var ki, onurum
valizi alıp gelmeme engel oluyordu. Valiz, çok
da eskiye benzemiyordu. Rengini de çok
beğenmiştim.
Eşim, yine duramadı. Burnunu cama dayadı:
“Bey, sence kim atmış olabilir bunu,” dedi.
“Kim atmışsa atmış, Tülay Hanım... Bize
ne? Aklından çıkar artık, şu valizi. Gel, otur,
işine bak. Yavaş yavaş sıkıntı basar oldu,
bana.”
“Tabiî sıkıntı basar...Senin de aklın valizde,
çünkü. Haksız mıyım?”
“Haklısın hanım...Benim de aklım valizde
kaldı. Ama, ne çare... O valizin bize bir yararı
olmaz,” diyerek ayağa kalktım.
Daha fazla kendimi tutamadım. Yine Tülay’ın
yanına gittim. İç geçirerek valizi seyretmeye
başladım. Ceviz yeşili renkli valiz, daha bir
albenili görünüyordu. Gözümü bir türlü
ayıramıyordum, valizden. Gerçekten yeniye ve
sağlama benziyordu. Onurumu çiğnesem, cesaretimi
bir toplasam beş kat aşağı inip alacağım onu
oradan... Ama, bir yandan da, ya beş kat
yukarıya çıkarken kalbim tekler durursa, diye
korkuyordum.
Tülay Hanım, valize gösterdiğim ilgiden
memnun olarak gülümsedi:
“Ne dersin Niyazi Bey,” dedi.
“Komşuların çok dedikoducu, Tülay Hanım.
Öyle olmasalardı,” dedim.
Tülay Hanım:
“Yanlış anlamıyorum ya, Niyazi Bey,” dedi
sevinçle.
“Neden olmasın? Sen, çok istedin diye
söylüyorum. Ama bak, çok eskiyse aldığın gibi
yerine koyacaksın... Tamam mı,” dedim.
Tülay Hanım, birden şaşırdı. Dahası
telaşlandı:
“Ne yani? Sen, şimdi benim inip almama mı
istiyorsun? Dünyada olmaz, bu. Ben nasıl beş kat
inip çıkarım, bey,” dedi.
“Benim de kalbim var, Tülay Hanım.
Öyleyse, valizi unutalım gitsin.”
“Neden unutalım ki, Niyazi Bey? Elimize
böyle bulunmaz bir fırsat geçmiş. Onu da
tepelim mi, yani? Sen, şimdi iner, dinlene
dinlene çıkarır, getirirsin onu. Ben de seni alt
katta karşılarım...Olur, biter.”
“Valizi en çok isteyen sensin, Tülay Hanım.
Sen alıp getirirsen, tamam. Benim alıp getirmem
söz konusu bile olamaz. Ben bunu yapamam.”
“Sen erkeksin... Sen yapamazsan, ben hiç
yapamam, Niyazi Bey.”
“Öyleyse unutalım gitsin valizi, Tülay Hanım.
Hem, pek öyle yeniye de benzemiyor. Rengi de hiç
hoş değil, baksana. Üstelik, sapı da yok gibi.”
“Mutlaka, Recai Beyin o şımarık karısı
atmıştır bu valizi. Ya da şu karşıdaki üç koca
eskitmiş varsıl dul. İkisi de hazır yiyici
haspalar. Çöpe atacaklarına yolu yordamıyla
birilerine verseler, olmaz mıydı yani? Birazdan
çöp karıştırıcıları damlarlar, buraya. Valizi
bırakmazlar... Alır giderler. Hadi bey, onur
yapma da, al getir şunu sen. N’olur. Eski de
olsa, yeni de olsa, bize gerekli işte. Bir
zahmet iniver aşağıya. Valizi başkaları alıp
giderse sen de üzülürsün, ben de. Kimse alıp
gitmeden, sen al gel, şunu. Hadi.”
“Neden ben alıyorum, Tülay Hanım? Onu, en
çok isteyen sensin. Git!.. Sen al, gel,” diyerek
pencere kenarından çekildim. Sıkıntıyla
oturdum.
“Bak... Onu alıp gelmediğine pişman olursun
sonra, bey. Git!.. Al gel şunu, sen. Yoksa,
valiz gidecek birazdan.”
“Giderse gitsin... Ne yapalım yani, hanım.”
“Giderse çok üzülürsün ama, bey.”
“Ben hiç de üzülmem, hanım. Neden üzülecekmişim
ki? Asıl, sen üzülürsün. Onu, en çok isteyen
sensin. Çok isteyen getirir. Ben getirmem...
Bilesin.”
“Kızımızın bir valizi olsun istemez misin,
bey?”
“İstemez olur muyum? Tabiî isterim. İsterim
de,” diyerek burnumu yine cama dayadım.
“Bak bey, seninde gözün kaldı valizde. Hadi
inat etme de, git!.. Getir şunu sen.”
“Çıldırdın mı sen, hanım? Ben, dünyada
yapamam bunu.”
“Gurur yapıyorsun sen, Niyazi Bey. N’olur
sanki alıp getirsen? Niyazi Beyliğinden beylik
eksilmez... Korkma.”
“Tamam... Ben gurur yapıyorsam sen getir,
hanım.”
“Merdivenlerden inip çıkmak ölüm bana.
Yoksa, sana minnet bile etmem ya, Niyazi Bey...
Son bu günlerde dizlerim daha çok tutuldu,
sanki.”
“Dizlerinde ne varmış ki senin? Asıl,
komşularından çekiniyorsun sen. O kadar. Dizin
mizin bahane,” diyerek kışkırtmaya çalıştım.
Tülay Hanım, birden üzüldü. Ağlamaklı oldu:
“İyi, tamam Niyazi Bey,” dedi. “Bir valiz
için birbirimizi kırmayalım. En iyisi, çöp
karıştırıcıları alıp gitsin. Biz de tartışmaktan
kurtulalım.”
“Haklısın hanım... Sen de, ben de onu alıp
gelmekten utanıyoruz, çekiniyoruz. En iyisi, şu
eski valizi unutalım, gitsin.”
Tülay Hanım:
“Eski falan değil o valiz, bey! Başkaları
alınca da çok üzüleceğiz, bak göreceksin,”
derken çöp kutusuna bir araç yanaştı.
Skoda marka araçtan biri indi. Bu,
sokağımızın çöp karıştırıcılarından biriydi.
İşini bilen birine benziyordu. Çöp kutusuna
bakmadan önce valizi aldı.
Ben de şaşkınlık ve pişmanlıkla:
“Sonunda gitti işte,” dedim.
Başka da bir şey diyemedim. Kalbim iyi
değildi. Yeni bir kriz geçiriyordum, sanırım.
Birden soğuk terler dökmeye başladım.
Tülay Hanım da, başucumda:
“Bey!.. Bey!.. Kendine
gel, bey!.. Sakin ol!.. İlaçların neredeydi
senin,” diyerek koşturup duruyordu.