Halter sporu yaptığının ve düzgün, kaslı bir
vücudu olduğunu söylerlerdi de, ben pek
inanmazdım. Bencileyin kara kuru, dal gibi bir
oğlandı. Çerden çöpten kollu bu oğlan, onca
ağırlığı nasıl kaldırabilirdi?.. İnanılacak gibi
değildi.
Gel gelelim, o benim tüm bu inanmazlığım ve
küçümserliğime inat, seke seke, dar ve ince
kemikli göğsünü şişire şişire, kollarını havalı
havalı yanlarına aça aça, o cadde benim, o sokak
senin, tüm gün aylak aylak dolaşır dururdu.
Sıkça da rastlaşırdık, nedense?.. Briyantinli ve
birbirine yapışmış, uzun, sarı saçlarını ince,
uzun kemikli parmaklarıyla sık sık tarar,
pencerelerdeki kızlara pozlu pozlu bakışlar
atardı. O pozlarını, o kasıntı yürüyüşlerini, o
keskin mavi bakışlarını hiç mi hiç sevmezdim.
Zorla değil ya... Zıddıma giden bir oğlandı
işte!..
“Sevmediğim başımda bitti,” derler ya, her
nasılsa, o da benim başımda bitti... Yani,
tanıştırıldım ve her karşılaşmamızda onu
selamlar oldum. Adı: Hamza, idi.
Tanıştırıldığımızın haftasında da, bu sıska
vücutlu, halter sporcusuyum diye böbürlenmekten
onur duyan sevimsiz arkadaşımın, -artık
arkadaşım demek zorundayım- gülünç bir öyküsünü
işittim ve saçma bir kıskaçlıkla çok
keyiflendim.
Öyküsü şu:
Her nasılsa kendinden iri biriyle dalaşmış...
Ağız dalaşı ve küfürleşmeler sırasında da:
“Git!.. Benim başımı belaya sokma!.. Gel, akıllı
ol, git başımdan. Ben halterim... Şimdi bi
yanını kırarım, elimde kalırsın! Defol, git
başımdan,” diye uyarmış hasmını.
Hasmı olacak, takar mı!.. Elde neler var...
Bizimkine o anda, okkalı bir yumruk patlatmış.
Bizimki aynen yerde, tabii!.. Neye uğradığını
şaşırmış...
Sonra, yediği yumruğun acısıyla çenesini tutarak
ayağa fırlamış ve.... hasmının elini sıkıp:
“Boksör olduğunu daha önce niye söylemedin be,
kardeşim?.. Esaslı yumruktu ama!.. Helal olsun
sana! Sporcuları severim ben... Sporcularla
takışmak da istemem,” demiş ve hızla oradan
uzaklaşmış. Hasmı da ardından bakakalmış.
Selamlaşmaktan öteye gitmeyen arkadaşlığımdan
sıkılmış olacak ki, bir gün yanıma geldi:
“Gel, bugün birlikte gezelim Selim,” dedi.
Yalnızdım ve sıkılıyordum. İstekli isteksiz
önerisini kabul ettim. Uzun süre konuşmadan
yürüdük. O da benim gibi pek konuşkan değildi.
Suskun ve yavaştık.
Şimdiye dek hiç gezmediğim dar sokak aralarına
girince meraklandım:
“Biz nereye gidiyoruz, Hamza,” dedim.
Rahat ve ukala bir biçimde:
“Üzümünü ye, bağını sorma sen,” dedi. Güldü.
Gözleri ışıldadı: “Bir numara yengeni görmeye
gidiyoruz. Ama, önce eve uğramamız lazım.”
Yengemizi görmeye gideceğimizi anladım ya,
evlerine uğramanın ne gereği vardı?.. Yoksa,
giysi falan mı değiştirecekti?
“Evde ne işimiz var ki,” diyerek isteksizliğimi
belirttim.
“Çalışma saatim geldi,” dedi. “Uzun sürmez, bir
saat sabredeceksin, sonra benim kızı
göreceksin... Meraklanma.”
Önden önden yürüyordu. Bense ağırdan alıyordum:
“Dangalak, ben senin kızının nesini
meraklanacağım,” diye sessizce öfkelendim. Gene
de ardındaydım.
Mahallesine gelmiştik, sanırım. Daha bir pozlu
pozlu yürüyordu, şimdi. Pencerelerdeki mahalle
kızları da kıkırdaşıyor, bizleri birilerine
gösteriyor ve camların ardından kaçışıyorlardı.
Sıkılmıştım.
Sonunda el tokmaklı, çift kanatlı, eski bir
kapının önünde durduk. Bir omuzladı, kapı
gürültüyle açıldı.
Arka bahçeye geçince hemen üstünü soyundu. İnce
kemikli göğsü ortaya çıkınca, şaşırmadım
değil... Şaşırdım, hem de çok şaşırdım. Vücudu
hiç de düşündüğüm gibi değildi ve koltukları
kanatlıydı. Pazıları da sertti.
Üstteki pencerelerin birinden:
“Hamza!.. Sen misin oğlum,” diye annesi
seslendi.
Hamza, gereksiz bir öfkeyle:
“Benim!.. N’olmuş,” diye bağırdı.
Kadın sessizce pencereden çekildi.
Hamza, gösterisine yeni başlayacak bir halterci
tavrıyla vücuduyla bana çeşitli pozlar vermeye
başladı. Yaptığı vücut gösterisinden oldukça
mutluydu.
“Nasıl,” dedi. “vücudum iyi mi?”
Ses vermedim. Bir süre vücut yapmasını sürdürdü.
Kıskançlıkla karışık bir hayranlıkla onu
seyrediyordum.
Vücut yapmayı bıraktı. Soluklandı. Türlü türlü
soluk aldı verdi. Yerdeki halter aracına
yaklaştı. Halterin tüm ağırlık tekerlekleri iki
ucundaydı. Titredi ve tam halteri kavrayacakken
birden vazgeçti.
Bana pis pis baktı ve ukalaca:
“Gel,” dedi. “kaldırmayı dene.”
Korkuyla geri çekildim.
“Yok,” dedim. “ben kaldıramam.”
“Kaldırabildiğin kadar kaldır, canım... Hadi
nazlanma. Gel... Sen erkek değil misin,” diyerek
kışkırttı.
Erkekliğim söz konusu olunca, umarsız haltere
sarıldım. Iyk’layarak ancak omuzlarıma dek
kaldırabildim. Kollarım acıdı. Vücudum ve gücüm
zorlanınca birden yere bıraktım.
Hamza, mutlu ve dangalakça güldü.
“Nasıl,” dedi. “ağır mı?”
“Ağır!.. Çok ağır.”
“Tabii ağır olacak,” dedi ve halterin uçlarından
tekerlek ağırlarının ikisini çıkardı.
“Bak,” dedi ve kavradığı halteri iki hamlede
başının üstüne dek kaldırdı.
Derin bir soluk bıraktıktan sonra:
“Buna silkeleme, denir,” diye onurlandı...
Ve
halteri yere bıraktı. Göğsü inip kalkıyordu. O
da zorlanmıştı ve nefes nefeseydi.
“Bugünlük bu kadar çalışma yetsin,” dedi ve
üstünü giymeye başladı.
Giyinmesine sevindim... Sıkılmıştım. Burada, bu
halter bozuntusunun saçmalıklarını seyretmekten
hoşlanmamıştım.
Yüzünü yıkadıktan sora çıktık. Gene
suskunlaşmıştık. Hızlı adımlarla onun
mahallesinden ayrıldık. Değişik mahalle ve
sokaklara dalmıştık.
“Daha gelmedik mi,” diye sordum, bıkkınlıkla.
“Geldik, geldik,” dedi ve gülümsedi. “Mavi
boyalı evi gördün mü?”
“Gördüm.”
“İyi,” dedi. “şimdi yengen cama fırlar, iyi
bak.”
“Senin geldiğini nerden bilsin ki...”
“Bilir o,” dedi. “Ayak seslerimden bilir. Sen
iyi bak pencereye.”
Ses çıkarmadım. Gösterdiği evin penceresine
baktım. Gerçekten pencerenin gerisinde, uzun
saçlı bir kız vardı ve bize bakıyordu. Biz eve
iyice yaklaşınca, dil çıkararak kaçtı, kız...
Sanırım, Hamza bir işaret yapmıştı.
“Nasıl,” dedi Hamza, onurlanarak. “beğendin mi?”
“Beğendim, beğendim... Güzel kız. Allah sahibine
bağışlasın.”
“Amin,” dedi. “Tabii, bana. Bu, bir numaraydı.”
Güldü ve sessizce başka mahalle ve sokaklara
girdik. Ne var ki, birlikteliğimiz süresince hep
sıkıldım ve sinirlendim.
Çünkü, ben hangi kıza baktımsa, Hamza, hemen o
anda o kızı sahipleniyor ve beni kıskançlıkla
uyarıyordu.
“Bakma o kıza, Selim... yengen olur.”
“İnsan arkadaşının kızına yan gözle bakar mı?..
Bu da yengendir, anlarsın ya..”
“Bu da dört numaram!.. Bakma sen... Kaçar
şimdi.”
“Sarı saçlısı yengen olur... Nasıl, güzel değil
mi?”
Hemen hemen her mahallede, her sokakta, her
pencerede yengem olan kızlara rastlamaktan ve
bakmaktan kokar olmuştum. Hani, neredeyse şehrin
tüm genç kızları, yenge adayıydı ve Hamza,
yengelerimi benden kıskanıyordu.
“Güvercinim benim!.. Nasıl da sekiyor, bak...
Ama, sen gene de bakma.”
Sinirden tir tir titrer olmuştum. Kulaklarım
kızarmıştı ve ateş gibi yanıyordu. Ona bakma,
buna bakma, olacak şey değildi!..
Sonunda iş çığırından çıktı. Bir yıldır
görüştüğümüz ve okullarımız bitince evleneceğim
Vasfiye ile karşılaşmıştık. Vasfiye’yi ona
çaktırmadan selamladım, kızda gülümsedi.
Ama, Hamza gene bırakmadı:
“Hop!.. Hop!.. Ayıp olmuyor mu, Selim?.. İnsan
yengesine böyle mi yapar? Arkadaş dedik,
yanımıza aldık seni bi de... Yaptığın şu naneye
bak!.. Ayıptır söylemesi, bu da yengen olur,
aslanım.... yengen,” diye çıkıştı, birden.
Kan beynime sıçramıştı artık:
“Lan Hamza, sen benimkini de haremine katmışsın,
aslanım!.. Hadi gel, azat et! Vasfiye de senin
yengen olsun,” diye bağırınca şaşırdı.
Bocaladı ve kekeledi:
“Baltayı taşa vurduk galiba,” dedi yılışarak.
“Kızma!.. Var, bu da senin olsun lan Selim. Hem,
benim de bir yengem olmuş olur, kötü mü?”